|
14.2 PSİKODİNAMİK YAKLAŞIM FREUD Freud'un kişilik teorisine katkısını ele alıp incelemek hiçte kolay değildir. Çünkü hayatı boyunca görüşlerini defalarca değiştirmiş ama herhangi bir son şekle vardıramamıştır. Biz burada onun esâs fikirlerinden bazıları üzerinde duracak ve 1914-18 yılları öncesi ve sonrası görüşleri arasındaki temel farklılığa değineceğiz. (Taylor ve Sluckin 1982) Freud insanı, bir enerji sistemi olarak kabul eder. Sinir sistemi, motor faaliyet veya zihni faaliyet halinde boşaltılmak üzere sınırlı miktarda enerjiyi kapsamaktadır. Nöronlar ancak sınırlı, miktarda bir enerjiyi barındırabilirler (başka bir ifade ile sınırlı ölçüde bir uyarılmaya dayanabilirler). Asgari bir miktar depolanır, bunun üzerindeki her miktar stres, gerilim üretir ve enerjiyi hareket halinde boşaltma ihtiyacı ortaya çıkar. Eğer bu enerji bir yolla salıverilmezse kendine bir başka imkân bulabilir. Bu sebeple cinsel impuls ile birleşmiş olan enerji, cinsel hazla-ilgisi olmayan faaliyet halinde boşaltılır veya yüceltilir (sublimation). Bu fikir Freud' un bir hedonizm formunu psikolojinin temel kanunu olarak kabul etmesine yol açtı (Hedonizm hayatın esas amacını zevk olarak kabul eden öğreti). Nöronlarda biriken enerji "gerilim", bu enerjinin salıverilmesi ise öhazzıö ortaya çıkarır. En temel şekli ile enerji, içgüdüsel tepki olarak görülür. Freud her zaman içgüdüyü hayvanlarda olduğu kadar insanlarda da önemli görmüştür. İki temel içgüdü grubunu ele almıştır. Biri cinsel, yeniden üretici, hayatı koruyucu içgüdüler grubu, diğeri ise Ben'in kendisine veya Ben'den dışarı yönlendirebilecek saldırgan (aggressive)-yıkıcı (destructive) impulslar grubudur. İçgüdüsel impulslan tatmin etmek, acı veren şeyden, gerginlik ve stressten kurtuluş haz vericidir. Bunları engellemek düşkırıklığı-na uğratıcı ve sıkıntı vericidir. Öğrenme ve akıl yürütme yeteneği ve karmaşık beyin yapısıyla bile insanlar, doğrudan bizim temel enerjilerimizden gelen güçlü dürtülerin hükmü altındadır. Freud'a göre insanın zekâsı ve topluluklar halinde yaşaması onun karmaşık sosyal organizasyonlar içersine girmesine sebep olmuş bu da onun davranışındaki içgüdüsel ihtiyacın doğrudan ve tatmin edici ifadesini engellemiştir. İçgüdüsel ihtiyaçların tatmini ile sosyal gerekliliklerin uygunluğu arasında genellikle bir çatışma vardır. Bunun sonuçlarından biri, insanın bu çatışmalarının üstesinden gelebilecek taktikler geliştirmesi olmuştur. Bununla birlikte, bu taktikler aynı zamanda uyumu bozucu davranışlar üretme ve hatalı iş görme eğilimindedirler. Freud'a göre davranışlarımızın sebepleri ve onu kontrol eden süreçler bilinç düzeyinin altına yerleşmişlerdir. Kendisi insanı, bilinçaltı zihni adı verilen karşılıklı ilişki halindeki süreçler grubu tarafından düzenlenmiş bir şekil içersinde ele alır. Hareketlerimizin ve kişilikimizin sebebi bu gizli süreçlerin işlemesidir. Bilinçaltı süreçleri idare eden kanunlar, bilinçli düşünce ve hislere uygulananlardan farklıdır. Freud kendisini bilinçaltının varlığını ve işleme tarzını keşfeden bir bilim adamı olarak görmüştür. Burada Freud' un, sadece kendi yaptığı gözlemlere dayanmış olması bu varsayımının geçerliliğini sorgulayan psikologlar için, anlamlılığı açık olmayan bir problem olmuş ve doğal olarak bu iddiaya hem mantıksal hem de deneysel alanlarda karşı çıkılmıştır. Freud'un teorisini iki farklı devreye ayırmak mümkündür. Birincisi 1900' den 1914' e kadar olan dönem, ikincisi ise 1920' ler-den ölüm yılı olan 1939' a kadar ki dönemdir. Birinci devrede Freud; gözlenen davranış ile bilinçli tecrübenin, içgüdü tarafından canlandırılan bilinçaltı süreçlerinin bir ürünü olduğunu açıklama girişimi içerisindeydi. Teorisi nin merkezi kısmı, çocuk cinselliği ve Oedipus kompleksi varsayımı üzerindeki görüşleriydi. Freud çocuk cinselliği teorisinde, çocuk gelişiminin çeşitli dönemlerdeki fiziksel gerilimleri kapsayan içgüdü patlamasının, bedenin özel bölgelerinde merkezileştiğini öne sürüyordu. Bu bölgelerden ilki ağızdır. Kişinin gelişimindeki bu oral (ağıza dair) dönem boyunca içgüdüsel tatmin, emme, beslenme ve diğer ağıza ait hazlarla gösterilmekte ve doğumdan iki yaşına kadar olan dönemi kapsamaktadır. Dişler belirdiğinde saldırgan içgüdüler ısırma ile kendisi göstermektedir. İki yaşından üç yaşına kadar olan ikinci devre anal devredir. İçgüdü anal hazlar üzerinde merkezileşir. Bu devrede ebeveynler tuvalet ve temizlik eğitimine başlarlar. Çocuklar sadece dışkılamanın kendisinden değil, aynı zamanda da dışkılama aracılığıyla ebeveynlerinin davranışları üzerinde denedikleri etkiden de tatmin olurlar (belli saatlerde dışarı çıkması, tuvaleti geldiğinde bildirmesi gibi hareketleri öğrendikleri için mükafatlandırılmaları). Üçüncü dönem içgüdüsel hayatın cinsel organlar üzerinde merkezileştiği fallik devredir. Bu devre beş hatta altı yaşa kadar sürer. Bu içgüdüsel gelişme daha sonra püberteye kadar saklı bir şekilde kalır. Fallik dönemin sonuna doğru çocuklar karşı cins ebeveynlerine yöneltilmiş ve cinsel olarak tarafgir duygulan yaşamaya başladıkları gelişimsel bir kriz dönemine girerler. Erkek çocuklarda anneye olan hissi eğilim, annenin sevgi ve dikkatine rakip babaya karşı yöneltilmiş kıskançlık, hoşnutsuzluk ve korku duyguları ile birleştirilmiştir. Bu esnada erkek çocuk kendisini baba ile bir "örnek model" olarak özdeşleş-tirir onu sever ve ona gıpta eder. Bunu Freud'un Oedipus kompleksi olarak adlandırdığı acı verici, karmaşık, kuvvetli bir çatışma takip eder. Hisler ve karmaşık düşünceler bastırılma eğilimindedir, ama bu çatışmanın etkileri kalıcıdır. Kızlar için bu durum anneyi reddeden, babaya yönelik duygular halinde ortaya çıkar ama bu durum erkek çocuklara oranla daha az yoğun ve daha az karmaşıktır. Eğer erkek çocuk annesine olan sevgisini devam ettirir ama aynı zamanda da babayla olan rekabetini ortadan kaldırıp onunla kuvvetli bir özdeşleşmeyi sağlayabilirse ve çatışmanın azalması ile her iki ebeveyniyle olumlu ilişkiler kurabilirse, olgun bir yetişkin olma yönünde ilerlemeye başlar. Tersine durumda erkek çocuk, ileride erkek rolünü edinememiş, nörotik bir kişilik haline girme tehlikesi altındadır. Aynı cinsiyetten ebeveynle özdeşleşme önemli bir faktördür ve yanlış şekiller alabilir. Odipal kriz, kişiliğin gelişiminde önemli bir engeldir. Freud'a göre bir çocuk içgüdüsel
gelişmenin bu üç dönemini birbiri ardısıra başarıyla geçiremeyebilir.
Örneğin oral dönemde uzun süre takılı (fiksasyon) kalabilir. Bu
dönemdeki çok az veya çok fazla tatmin, bu tür takılmaları yaratabilir.
Bunun sonraki etkileri vardır. Hayatın daha sonraki yıllarında herhangi
bir stress altında kişi ilk yılların-daki daha basit çocuksu uyumuna
geri dönme eğilimleri gösterir. Freud içgüdülerin önceliği ile ilgilenmiştir. Bu güdülerin gelişimindeki değişiklikler ile, bu dürtülerin tatmin edildiği veya onlara karşı çıkıldığı krizlerin bilinç altındaki devam edegelen izleri ile, kişinin içgüdüsel gelişimi boyunca ortaya çıkan çatışmalarla başa çıkmayı öğrendiği özel yollarla ilgilenmiştir. Bununla birlikte Freud, 1920'lerden sonra içgüdüye daha az önem vermeye başlamıştır. Hayatının son 20 yılında kurduğu sisteme yepyeni bazı kavramlar sokmuştur. Bunlar arasında en önemli olanı; id, ego ve süperego terimleri ile düzenlenen davranışın üç farklı tipi arasındaki ayırımdı. İd, kalıtımın bir ürünüdür ve tepkinin içgüdüsel seviyesidir. Zihnî enerjinin ana kaynağıdır ve tehditlere karşı ben'i koruma, yeniden üretme ve saldırganlıkla ilgilenir. İlkel gerginlikler ve id'in ihtiyaçları, bazı tür faaliyetler ("keşke olsa" gibi fanteziler) halinde boşalmalarını gerektirir. Ego, akıl yürütücü hareketler halinde kendini ifade eden beyin faaliyetleridir. İd'in ilkel istekleri ne olursa olsun gerçek üstün gelmelidir. Biz varlığın olgularını bilmeyi ve onları kabul etmeyi öğreniriz, bunları başarısız kılacak impulslan da bastırmayı öğreniriz. Freud ego kavramın öne sürdüğünde insan mantığına ve bilinçli tecrübeye büyük ayrıcalıklar vermiştir. Ego'nun işlevleri, ilkel impulslan sosyal çevrenin daha karmaşık taleplerine karşı engellemek veya onlara uygun hale çevirmektir. Böylece davranışı düzenleyen iki sistem vardır: içgüdüsel ihtiyaçlarıyla id, ve akıl yürütmenin maharetlerini kullanmamızı sağlayan ego. Bununla beraber kişiyi kontrol etmede ego işlevinin kapasiteleri sınırlı ve kararsız bir yapı gösterir. İd ile ego sık sık çatışır. Ego, her zaman çatışan eğilimler arasında anlaşma ve düzeni sağlayamaz, kararsız, etkisiz uyumlar ortaya çıkartabilir. Ego sık sık id tarafından gelen impulslarla olduğu kadar çevreden gelen tehlikeler ile de tehdid edilir. Tehdit edildiğinde de endişe ortaya çıkar. Freud endişeyi, şahsın organizasyonunda rol oynayan düzenli ve güçlü bir acı kaynağı olarak görür. Endişe, Freud'un bu son dönemi boyunca merkezi bir önem konusu haline gelmiştir. Kendisi, rakip impulslar arasındaki çatışma sonucu ortaya çıkan ani endişeye karşı egonun korunma yollan ile yakından ilgilenmiş ve bir dizi savunma taktikleri öne sürmüştür. Bastırma (repression) böyle bir taktiktir. Tehdid eden impulsların, isteklerin, hatıraların, motiv-lerin bilinçli yaşantısından kaçınmak için bir tür hafıza kaybıdır. Bir başka savunma taktiği ise kışkırtıcı bir impulsu veya heyecanı bir başka kimseye atfetme olan yansıtmadır (projection). X kişiye karşı kini olan bir kişi, o X kişisini kendine ve başkalarına karşı kindar olarak görmeye başlar. Çünkü kişinin kendisinden ziyade başkasına hoş olmayan vasıflar atfetmesi çok daha az rahatsız edici bir durumdur. Freud bunun gibi birçok savunma taktikleri düşünmüş ve kişinin çatışmalar tarafından ortaya çıkan endişe ile başa çıkmada kullandığı bu tür savunmaların onun kişiliğinde önemli bir ipucu olduğunu öne sürmüştür. Süperego, ego işlevinin bir üst gelişmiş basamağıdır. Süperego bir kişinin çocukluğunda ebeveynleri ile olan özdeşleşmesinin bir sonucu olarak kabul ettiği ve daha sonra kendi sosyal yaşantılannı temel alarak biraz değiştirdiği (tadil ettiği) değerleri tarif eder. Değerlerimiz kökeninde, ödipal dönemde kazanılan oldukça ilkel korku ve suçluluk duygularıdır. Bu sebeple süperego, egoyu tehdid eden ve sonucunda endişeyi kışkırtan tepkileri harekete geçirmede id kadar tepkisel ve akıl dışı olabilir. Ego işlevleri, süperegonun bu hareketlenmelerini kontrol etmeli ve olgunlaştırmalıdır. Dolayısıyla da, daha ham materyalden mâkul ve gelişmiş "ahlak" değerleri üretmelidir. Bu süreçte id sisteminin işleyişindeki kadar stress dolu çatışmalar meydana gelebilir. Bu sebeple .Freud'un ego işleyişi ve onun endişe ile başa çıkma yollarına dair sonraki düşünceleri teorisinde değişikliklere yol açmıştır. Bilinçaltı ve id'den gelen bastırılmış impulslar halen önemli faktörler olmakla birlikte artık davranışın yegâne belirleyici unsurları olmaktan çıkmışlardır. İnsan akıl yürütücüdür ve kendi ego işlevlerini kuvvetlendirmesi olgunluğa doğru bir adımdır. Bununla birlikte ego, yapının diğer kısımları ile düzenli olarak bir çatışma içerisindedir ve kişi üzerinde bir bütün olarak devam eder. Freud insanı aşırı karmaşık, dengesi bozuk, hayatta kalmanın ve çevresine uymanın gereklerine özellikle iyi bir uyum sağlayamamış çatışma içerisinde bir varlık olarak görür. Zekânın üstün güçleri ve medeni toplumlar içerisinde sosyalleşmesi onun bir organizma olarak tutarlılığından bazı fedakârlıklar yapmasını gerektirmiştir. Freud'un teorisindeki ilk ve sonraki
dönemler arasındaki fark, onun bastırma ve endişe kavramlarını
kullanımındaki değişiklik ile açıklanabilir. Onun ilk teorisinde endişe,
sosyal olarak kabul edilemez cinsel impulsların bastınlmasıyla ortaya
çıkar. Bu impuls, bilinçaltında varolmaya devam eder ve orada iş görür.
Teorisinin sonraki döneminde endişe, tehdide karşı yan akılcı bir
tepkidir. Eğer endişe çok yoğun ise biz ondan hareket yoluyla
kurtulamayız. Bu sebeple de, endişeyi sebep olduğu nesneden daha az
tehdid edici bir başka nesneye yönelterek "bastırırız". Bu "hile" ,
endişeyi "katlanabilir" sınırlara çeker ve başa çıkmayı mümkün kılar.
Böylelikle endişe ve bastırma teorinin son şekli ile yeni bir üslup
içersinde ele alınır. Freud zihni hayatı id'in işleyişi (bilinçaltı kontrol) ve egonun işleyişi (akılcı bilinçli motivasyon) şeklinde iki tipte ele almaktan hoşnut kalmamış ve bir motivasyon teorisi kurmuştur. Bu motivasyon teorisinde haz kuralını kontrol altına alarak olumsuz bir hedonizmi getirmiştir. Hedonizm burada olumsuzdur çünkü burada gerginlikten düş kırıklığından bir tür acı çekişten doğru salıverilmiş bir haz söz konusudur. Egonun mantıki tercihleri ve onun endişe ve çatışmaya karşı dolambaçlı yoldan savunmacı taktikleri, içgüdüyü idare eden aynı kuralın kabaca daha gelişmiş bir şeklidir. Bu sebeple Freud tutarlı bir teori ortaya koymamaktadır. Görüşlerini açıklamada zıtlıklar vardır. Buna rağmen kişinin psikolojisini çözmeye çalışmıştır. Teorisi mantıksal olarak tutarsız ve deneysel olarak test etme zorluğu taşısa bile gelecek araştırmalar için davranışın önemli cephelerine işaret etmektedir. Bazı kritikler Freud' un kişilik teorisinin hemen hemen tamamının, duyumsal olarak rahatsız olan kişiler üzerindeki kendi gözlemleri üzerine kurulu olduğuna ve sağlıklı, normal bir kişilikin uygun bir tasviri olamayacağına işaret eder. Psikoanaliz, insan yapısı hakkındaki düşüncelerimiz üzerinde güçlü bir etkiye sahip olmakla birlikte, bilimsel bir teori olup olmadığı oldukça tartışmalıdır. Freud' un kavramları müphem ve tarifi güç kavramlardır. Örneğin bir çocuğun psikososyal gelişiminin anal dönemde takılmış olduğuna hangi davranışların işaret ettiğini veya hangi davranışların bu takılmanın olmadığına işaret ettiğini belirlememiştir. Oral ve anal kişilik tiplerini belirlemedeki araştırma gayretleri bize bu psiko-seksüel dönemler boyunca ortaya çıkan özel olaylardan ziyade, ebeveynlerin çocuk yetiştirmedeki kendi özel tarzlarının sonraki kişilik üzerinde daha fazla etkisi olduğunu düşündürmektedir. Freud'un teorisini değiştiren veya genişleten psikoanalistlerin çoğu kendi hastalarını anlamada yardım edecek kavramlarla ilgilenmişler, araştırma metodu veya teori kurma üzerinde ise ya hiç eğitim görmemişler veya çok az bir eğitimden geçmişlerdir. Yeni yeni şimdilerde psikoanalitik teoriyi test edebilir terimlerle yeniden formüle edici bir ilgi belirlemeye başlamıştır. |